Etkinlik Marketi


Farabi

ePosta Yazdır PDF

Farabî


870 • 950


Y

AŞADIĞI devirde ilim dilinin Arapça olması yüzünden bütün eserlerini Arapça kaleme alan Fâ­rabî, doğu âleminin ve Türklüğün ilk büyük «Fikir adamı» sayılır. Aynı devirlerde batı dünyasında ilim dilinin Grekçe ve Lâtince olması yüzünden bütün batılı ilim adamlarının eserlerini bu dillerle yazdık­ları gözönünde tutulursa, Fârabî'nin Türk olduğu hal­de Arapça eser yazmasını ITınamak doğru olmaya­caktır. Üstün bir zekâ ve kabiliyete sahip bulunan Fârabî, Bağdat'ta yaptığı yüksek öğrenimi sırasında Arapça, Farsça, Grekçe ve Lâtince'yi anadili gibi öğ­renmiş, bu lisan zenginliğini çeşitli dallardaki ça-lışmalarıyle bir kat daha değerlendirmişti. Bu arada Yunan felsefesini de inceledi. Bu konunun büyük üstadı Aristo'nun eserlerini, aslından çok daha an­laşılır şekilde şerhetti. Bu yüzden yalnız doğu âle­minde değil, batı âlemi de kendisini, Aristo'dan son­ra  gelen  «Hoca-i  sâni»  olarak  kabul  etti.

Fârabî, eski felsefeyi yeni felsefeye aktarırken gösterdiği büyük ustalıkla da dikkati çekmişti. Bu nedenle Montesquieu ve Spinoza gibi ünlü fikir adamları da onun etkisi altında kaldılar.

Felsefeye mantık yolu ile giren Fârabî, genel­likle «metafizik» üzerinde durdu. Din ile felsefeyi birbirinden ayıranlara karşı dururken bu iki kavra­mın birbirinden ayrılmaz bir bütün olduğu tezini savundu. Hayatı boyunca dini, felsefenin temel taşı saydı. Bu arada İslâm dinine felsefe anlayışını da sokarak İslâm felsefesini ortaya çıkardı.

Fârabî'nin tek ve şaşmaz ilkesi «Varlığın ilk se­bebi» idi. Ona göre insan, gerçeğe varabilmek için mutlak surette dış âlemle ilgisini keserek mânevi âlemini arındırabilirdi. Aşk ise felsefede işte böyle bir ifâdenin gerçekleşmesinde yardımcı etkendi. Aşk. insan benliğinin geçici bir eylemi değil, bütü­nüyle gerçeğe, yâni Tanrı'ya bağlanmaktı. Varlık­ların   özü  Tanrı'dan geliyordu.   Daima  şöyle  derdi:

«Evrenin tümünü kavramak isteyen bir kişi, ön­ce insana bakmalıdır. Çünkü bütünüyle varlık kav­ramı ruhta belirmiştir. Tanrı, varlıkların en büyüğü ve en son kademesidir. Bütün insanlık onun özünde birleşmektedir. Varlığı başka varlıklarla kıyaslanma­yacak kadar mükemmeldir. Akıl, Tanrı'nın özünden gelir. Ahlâkın ise temeli bilgidir...»

«Akıl, edindiği bilgilerle iyiyi, güzeli, kötüyü ayırır, insan için en yüksek erdem bilgi olduğuna göre, en yüce kaftan gelen akıl, davranışlarımızda gerekli doğru yargıyı verebilecek güçtedir.»

Bu büyük ilim adamı, ilimleri iki bölümde ince­ledi. Bunlardan birincisi teorik ilimlerdir ki, içinde metafizik, mantık ve biyoloji bulunur. Diğeri pra­tik ilimlerdir. Bu grupta da ahlâk, siyâset, musiki ve matematik yer alır. Fârabî, Aristoteles'in ilim de­diği  «hitabet»  ve  «şiiri»  bu  sınırın  dışında bırakır.

941 yılında Halep'e gelen Fârabî orada hüküm sürmekte olan Hamdanoğulları'ndan Seyfüddövle Ali adlı bir Türk Beyi ile tanıştı, ilminin ününü işit­miş bulunan Türk Beyi, onun engin şahsiyetine de hayran kaldı. Fârabî'yi ağırlamakta kusur etmeyen Bey, onun Halep'e yerleşmesini sağladı. Fakat ken­disine vermek istediği yüksek maaşı kabul ettireme­di. Ömrü boyunca son derece mütevazı bir hayat süren Fârabî, yevmiye olarak ancak dört dirhem gümüş aldı.

Halep Beyi'nin büyük hayranlığını kazanması, bu büyük kültür merkezi ile civarında bulunan yer­lerdeki bilginlerin olanca kıskançlıklarını körükledi ve pek küçümsedikleri bu büyük bilgin ile imtihan olmaya kalkıştılar. Bey'in huzurunda yapılan bu çe­tin imtihanda Fârabî, bütün konularda büyük üs­tünlüğünü ortaya koydu. Bunu kendisiyle imtihan olmak isteyen kişilere de kabul ettirdi. O kadar ki, imtihana gelen ve kendilerini bilgin zannedenlerin hepsi, bu imtihan sonunda öğrencisi olarak Fârabî' nin yanında kaldılar.

Fârabî aynı zamanda musiki alanında da büyük bir üstat idi. Kanun adı verilen müzik âleti onun buluşudur. Ayrıca rübap denilen çalgıyı da gelişti­ren ve bugünkü şeklini veren yine odur. Şark mu­sikisinin nazariyelerini «Kitab'ül Musikiyûl Kebîr» yâni «Büyük Musiki Kitabı» adlı eserinde gösterdi­ği gibi, birçok besteler de yapmıştı.

Arap ülkelerinde yaşamasına rağmen mütevazı hayatının yanısıra Türkistan millî kıyafetini de asla terketmedi. Hep bu kıyafet içinde göründü. Seyfüd­dövle Ali Bey'in Şam'ı fethetmesi üzerine Fârabî de onunla birlikte Şam'a gitti, ömrünün son günlerini orada geçirdi. 80 yaşında Şam'da vefat etti.

 

Google Gruplar
Sivri Kelimeler
Bu grubu ziyaret et